Kayıtlar

UMUT

Hışırtılı bir sesle uyandım. Gözümü açtığımda perdenin, kornişi hallice zorladığını görüp hemen kalktım. Camı açık unutup uyuyakalmıştım. Yataktan kalkarken saate baktım. Saatin 23.04 oluşu benim yaklaşık iki saattir uyuduğumu gösterdiyordu. Dışardaki sağanak yağmur, pencerenin önünde duran çalışma masamın üzerindeki tüm yazı taslaklarımı ıslatmış, kelimeleri sanki dalga gibi birbirine karıştırmıştı. Hemen camı kapatıp sandalyeye oturdum. Elime kağıtları alıp incelediğimde birçoğunun okunmaz halde olduğunu gördüm. Aslında sinirlenmem, belki de ardı ardına birkaç küfür savurmam gerekiyordu ama ben yapmak istemedim. Aksine gülümsedim.. Bu yağmura nasıl kızıp küfredebilirdim ki… Doğa kendi sanatını icra ediyor, benim sanatıma ise kendi yorumunu katmak istiyordu. Seve seve kabul ettim. Evet, bana ekstra iş çıkarmıştı ama sorun değildi. Sadece birkaç sayfayı temize çekecektim, o kadar. Hem belki temize çekerken hatalar fark edip onları düzeltir, belki de daha güzel bir hale getirebilirdi...

KAHVEM ÇOKTAN HAZIR

Resim
  Bir sonbahar akşamı çıkıp gelsen mesela. Çantanda iki kitap, elinde iki kahve ile… Açtığımda kapıyı, şaşırmasam. Ben de alıp çantamı çıksam. Yol boyunca hiç konuşmasak, açmasak eski mevzuları. Ben de sormam zaten merak etme, neden beni sevmedin diye. Gelmişsin sonuçta, sorup bozar mıyım bir daha… Yüzüme de bakmıyorsun tabii, bakma da… Nasıl bakacaksın ki, hangi sıfatla? Ama sen yine de aldanma somurtkanlığıma,  Aslında ağzım kulaklarımda… Sağımdasın, bilerek almadım seni soluma. Orası bile çok dargın sana… Çok uğraştı seni ordan atmak için, Bir daha kolay kolay kabul eder mi seni hiç oraya? Anı bozan bir şeyler var, bir dakika… Bir yerlerden çok tiz ve her tekrarlandığında yükselen bir ses geliyor kulaklarıma,  Sen de işitiyor musun? Bakıyorum sana,  Aynı ifadeyle yürüyorsun hala, demek işitmiyorsun… Olmuyor, bu sefer de etrafa bakıyorum usulca. Kimse yok, cadde boş ve ses yakında değil, derinlerden geliyor. Açıyorum gözlerimi, güneş çoktan doğmuş. Ama pencereden i...

SABAHA KARŞI

Resim
    M erve, sabaha karşı 3.30’da eve girdiğinde yorgunluktan bayılmak üzereydi. K apının yanında ayakkabılarını çıkarıp fırlattı. Ç antasını da vestiyere koyup kendini koltuğa bıraktı.   T ek bir odası ve mutfakla bir olan küçücük bir evdi burası. A merikan mutfağı ve karşısındakı koyu gri koltuğuyla uyumlu olan bir küçük orta sehpası vardı. B ir köşede evine nazaran gayet büyük bir kıtaplık, hemen yanında da bir çalışma alanı yer alıyordu. A hşapdan bir çalışma masası, rahat bir sandalyesi vardı. B unlara çok dikkat etmişti çünkü gününün çoğunu orada geçiriyordu. yazar olmak kolay değildi. I lhamı yakalamak kolay olmuyordu, tıpkı yakaladığında saatlerce o masadan kalkmasına engel olduğu gibi şimdide oturmasına engel oluyordu. G erçi oturmasında ne vardı ki, otururdu ama yazamayacaktı. B oş boş oturmak da ona ne kazanç sağlayacak ne vaktini geçirecek ne de ortaya bir eser çıkartacaktı. B oş boş masasına baktı. “Bugün de olmadı.” dedi ve uzandığı yerden kalkıp mutfağa yöne...

Gerçek sessizlik ne zaman başlar?

Resim
Gecenin en derin saatlerinde bile tam manasıyla bir sessizlik yoktur. Dışarıda havlayan bir köpek, evin içindeki buzdolabının uğultusu, duvardaki saatin tik tak sesleri... Peki, sessizlik aslında ne demektir? Dışarıdaki yoğunluğun azalması mı yoksa beyninin içinde düşünmeyi bırakmak mı? Fiziksel sessizlik mi sessizliktir, zihinsel sessizlik mi? Gecenin geç saatlerinde olduğumuzu ve dışarıdaki araba seslerinin fazlasıyla azaldığını, insanların seslerinin tamamen kesildiğini düşünelim. Gözünüzü kapattığınızda fazladan olan bu gereksiz gürültüler yok. Kafanızı dinlemek istiyorsunuz, başınızı yastığa koydunuz. Dışarıdan gelen yüksek sesli gürültüler yok. Yalnızca boş bir sessizlikte dikkat edilen ve duyulan baştaki saydığım sesler var. Uyumak istediniz ama yine olmadı değil mi?  Olmaz... Çünkü bu sefer de devreye zihinsel gürültü girdi. Düşünceler... Sonsuz, geçmek ve bitmek bilmeyen, düşüncenin bir başka düşünceyi açtığı, sonsuz döngüyle dönüp duran o düşünceler... Kulağınızı kapattığ...

RAKI MASASI

Resim
  (Gurursuz benden, kalpsiz sana…)   Hadi, gel seninle bir gece vakti rakı masasına oturalım. Mezeler senden, rakının alası da benden. Gerçi meze almana gerek yok. Çünkü senin kalbin zaten meze olmuş. Çıkar koy masaya, meze olarak yenir kalbin. Ne de olsa artık herkesin ulaşabileceği herhangi bir şeyden farksız, değil mi…     Oturduk masaya… İşte karşımdasın. İstediğin o masa kuruldu. Söz, bu sefer ben çok içmeyeceğim falan demeyeceğim sana. Rakının yarısından fazlası bende, merak etme. Ne de olsa bir büyük açacağız seninle. Hoş, hiçbir şey gibi onu da kaldıramaz senin ciğerin, ağır gelir. O yüzden fazlası bende.     Saatlerce oturacağız o masada. Sen bana, nasıl kıyamam deyip kıydığını, olmazsan olmam deyip nasıl yaşadığını, başkalarıyla gününü gün edip beni nasıl umursamadığını anlatacaksın. Sonra da o insanların seni nasıl umursamayıp asla gerçek ve benim gibi sevemediğini… Bense sana enayi gibi seni daha nasıl unutamadığımı, bana yaptığın onca ihanete,...

ACI MI, TATLI MI, EKŞİ Mİ?

Resim
   Acı, acı bir biber gibidir. Ama böyle bildiğimiz acılardan değil, öldüresiye yakan acılardan. Gözünden yaş akıtan, ağlatan cinsten. Geçsin diye su içersin, geçmez. Ekmek yersin, e o da geçirmez. Bir zaman sonra acı, yavaş yavaş yakmayı keser. Sonra da zaten alışırsın. Yemeye devam edersin. Bağımlılık gibi bir şey olur çıkar. Acının her hali acıdır ya hani. Duygusal ve fiziksel acıyı da bu şekilde ele alabiliriz.   Duygusal acılarımız ilk geldiğinde canı çok yakar. Kalbini yakar, ciğerlerini yakar, mideni yakar; her bir organını, her bir uzvunu yakar. Bir süre o acıyı tatmak zorundasındır. Geçirmek için belki de elinden yalnızca ölesiye ağlamak gelir ama yok, geçirmez. Sadece sakinleştirir. Bu sefer sigaraya, alkole başvurursun bir umutla ama onlar da belki de sadece bir süre unutturabilir sana acını. Ama bakın, ne unutturur diyorum ne de geçirir. Acı geçmez, bitmez çünkü. Zamanla alışırsın sadece. Acı bir yılana benzer. Yavaş yavaş gelir, senin içine yerleşir. Sinsic...

Bİ ÖNEMİ KALMADI

  Artık pek de bir önemi kalmadı. Yanımda olmalarının, bana el uzatmalarının, yardım etmelerinin, güzel sözlerinin, nasihatlerinin, ‘gel’ ya da ‘git’ demelerinin, dostluklarının, arkadaşlıklarının, anneliklerinin, babalıklarının, kardeşliklerinin, iyi niyetlerinin, umut vermelerinin, heveslendirmelerinin, bana bakmalarının ya da bakmamalarının, arayıp sormalarının, hediyelerinin, kutlamalarının, iyi dileklerinin, kötü dileklerinin, sevgi gösterilerinin, nefretlerinin, kinlerinin, düşmanlıklarının, suçlamalarının, hiçbirisinin de bir önemi kalmadı.   Peki bunların hiçbirisi umurumda mı? Hayır…   İstiyor muyum? Hayır…   İyiliklerine ihtiyacım var mı? Hayır…   Kötülüklerine ihtiyacım var mı? Hayır…   Artık birinden bir beklentim var mı? Elbette, hayır… Kırlangıç