UMUT

Hışırtılı bir sesle uyandım. Gözümü açtığımda perdenin, kornişi hallice zorladığını görüp hemen kalktım. Camı açık unutup uyuyakalmıştım. Yataktan kalkarken saate baktım. Saatin 23.04 oluşu benim yaklaşık iki saattir uyuduğumu gösterdiyordu. Dışardaki sağanak yağmur, pencerenin önünde duran çalışma masamın üzerindeki tüm yazı taslaklarımı ıslatmış, kelimeleri sanki dalga gibi birbirine karıştırmıştı. Hemen camı kapatıp sandalyeye oturdum. Elime kağıtları alıp incelediğimde birçoğunun okunmaz halde olduğunu gördüm. Aslında sinirlenmem, belki de ardı ardına birkaç küfür savurmam gerekiyordu ama ben yapmak istemedim. Aksine gülümsedim.. Bu yağmura nasıl kızıp küfredebilirdim ki… Doğa kendi sanatını icra ediyor, benim sanatıma ise kendi yorumunu katmak istiyordu. Seve seve kabul ettim. Evet, bana ekstra iş çıkarmıştı ama sorun değildi. Sadece birkaç sayfayı temize çekecektim, o kadar. Hem belki temize çekerken hatalar fark edip onları düzeltir, belki de daha güzel bir hale getirebilirdim, kim bilir… Bunu bir işaret olarak düşünüp masaya gelen yağmur sularını silebilmek için banyoya bez almaya gittim. 


İşimi bitirdikten sonra bu gece bana uyku gelmeyeceğini anlayıp mutfağa geçtim. Çaydanlığı ocağa koyup buzdolabına yöneldim. Kapağı açtığımda beni neredeyse boş denebilecek raflar karşıladı. Buzdolabının kapağına baktım. Sanırım orda 1-2 dakika boyunca 5 yumurtayla bakıştım. Bu yumurtalar beni 2 sabah götürürdü. Domates ve zeytini alıp dolabı kapattım. Neyseki akşamdan aldığım bir ekmek masada beni bekliyordu. O da sabaha, hatta belki ertesi sabaha kadar bana yeterdi. Akşam bir şey yemek istemediğim için gecenin bir yarısı karnımı doyuracaktım. Bu saatte yemek yememin ne kadar sağlıklı olduğu pek de umrumda değildi. Düzenli bir şekilde, öğünler halinde yemek yemediğim ve bunun düzenini gözetmediğim için sorun yoktu. Acıktığımı  hissettiğimde yer, o açlığı giderince de bitirirdim. Fazlasına ne lüzum ne de zaten durumum vardı. 


3 ay önce yayınevimden bir mail almıştım. Benimle çalışmak istemediklerini söylemişlerdi. Umudumu kaybetmeyip başka yayınevlerine başvurdum. Onların da bazılarından red, bazılarından ise geri dönüş bile alamamıştım. Zaten çok fazla bir kitlem de yoktu. Çalıştığım yayınevi bile kitabıma çok da istekli bakmamış, sırf kendi çalışmalarına bir yenisini ekleyip diğer yayınevlerinden daha üst bir konuma gelebilmek için kabul etmişlerdi. Oldukça az sayıda basılmış, çok fazla satışı da olmamıştı. Muhtemelen bu yüzden benimle çalışmak istemediklerini söylemişlerdi. Çünkü hangi yayınevi satışının az yapıldığı kitabın yazarıyla çalışmak isterdi ki? Bu onların ismini kötü etkileyebilirdi… Şimdi bunları düşünüp kafamı daha fazla meşgul etmek istemiyordum. Yaptığım hiçbir başvuru kabul edilmemişti ve ben bu yüzden oldukça dibe batmıştım zaten. Şimdi sadece karnımı doyurmak ve kahvemi alıp masamın başına geçmek istiyordum. 


Aslında suç biraz da bendeydi. İnat ediyordum. Olmadıkça üsteliyor, başka hiçbir işe yönelmiyordum. Diğer insanlar bırakıp kendilerine daha güzel bir iş bulabilir, en azından buzdolaplarını doldurabilirlerdi ama ben istemiyordum. Biliyordum, başaracaktım. Başarmalıydım, başka şansım yoktu. Şu anki tek gelirim, babamdan kalan iki evin birinden gelen kiraydı. Birinde de ben yaşıyordum zaten. Onunla yaşadığımız evi kiraya vermiş, diğer küçük eve ise kendim geçmiştim. Birikimim yok denecek kadar azdı. Onunla başka şeyler yapmayı planlıyordum. Tabi üzerine biraz daha ekleyebilirsem…

Masamın başına geçtiğimde kağıtlara baktım. Kurumuşlar ama dalgaları ve karışıklık kalmıştı. Hiç sorun etmeden temiz bir kağıt çıkardım ve kalemi elime alıp tekrar yazmaya başladım. Yazarken kurguma odaklanıp başka hiçbir şey düşünmek istemedim. 

İki sayfayı bitirdiğimde elimi birkaç dakikalık dinlendirmek isteyip camdan gökyüzüne baktım. Masamı tam camın önüne koymak istemiştim. Çünkü her kafamı kaldırdığımda gökyüzünü görmek, bana her seferinde umut veriyordu ve sanki ‘Hadi, durma. Devam et…’ diyordu. gökyüzüne bakarken içim yine umut doldu. Gülümseyerek yazmaya devam ettim. 

Yazarken birçok yerde değişiklik ve eklemeler yaptım. Bu değişikliklerle kurgum daha iyi bir hal almış, bozulan 4 sayfa, bir anda dolu dolu 9 sayfa haline gelmişti. Yavaş yavaş sona yaklaşıyordum. Kahvem bitmiş, küllüğüm neredeyse taşacak hale gelmişti. Kalkıp küllüğü boşalttım ve su almak için tekrar mutfağa gittim. O sırada bilgisayardan bildirim sesi geldi. Önemsemedim, günlük haber bildirimidir deyip geçtim. O sırada saate bakmak aklıma geldi. Sabah olmuş, saat 6’ya geliyordu. Pek şaşırmadım. Zaten o masanın başındayken her zaman böyle oluyordu. Her ne kadar yorulsam, vücudum alarm verse ve zihnim duracak kıvama gelse de o masadan hep umut dolu ve gülümseyerek kalkıyordum. 


Odaya döndüğümde kağıtlara bir daha göz attım. Bu beni tatmin etmişti. Bilgisayarın yanında duran diğer sayfaların üzerine koydum onları da. Bu  arada, neden bilgisayara yazmak varken elimle yazıyor olduğumu soracak olursanız, hemen cevaplayayım: bu da benim bir başka tutkum. Ben biraz fazla eskiyim, eskide kaldım diyelim. Hissetmek istiyorum her şeyi. Elimle taslağımı oluşturur, son halini dijitale geçiririm. Evet, eski kafalıyım ama bundan gayet memnunum…


Bilgisayarı da kapatmak için yeltendiğimde, az önce gelen bildirimin bir haber bildirimi değil, mail olduğunu gördüm. Mailde başvurduğum bir yayınevinin kitabımı beğendikleri ve bugün saat 11.00 de benimle görüşmek istedikleri yazıyordu. Ağzım açık kalmıştı. İlk başta ne yapacağımı bilemedim. Bitmiş olan bir kurgumu atmıştım onlara. Uzun zaman olmuştu ve ben artık bu yayınevinden ümidimi kesmiştim. Her ne kadar umut dolu olsam da arada olmayacak olanları görüp, oradan beklentimi kesiyordum ki bana daha fazla yük olmasın ama bu sefer yanılmıştım, olmuştu. Her ne olursa olsun umudumu kaybetmemem gerektiğini bir kez daha hatırlattım kendime. Sandalyeye otururken kahkaha atıyordum ama gözümden de yaşlar geliyordu. Biliyordum, bunlar mutluluk gözyaşlarıydı. Uzun zamandır aksi akan mutluluk gözyaşları… Özlemiştim, bu duyguyu çok özlemiştim. Tekrar gökyüzüne baktım. Hava kapalıydı, gökyüzü karaya çalan gri bulutlarla kaplıydı. Başkası için bu, umut vadetmeyen ve hatta içini karartan bir gökyüzü olabilirdi ama bu en sevdiğim havaydı. O umudu bana vaadediyordu. Çünkü belki de mevzu renk değildi. Ona ne yüklediğin, nasıl sevdiğin ve belki de aldığın o güzel haberdi… 


(Aslında konu tamamen gelen haber değil, bunun farkındasın. Tüm alt metinler her zaman aynıdır, bunu unutma. Konular ve istekler değişir sadece ama o hisler hep aynıdır. Umutsuzlukta kaybolma. Her zaman bir umut, bir çıkış vardır, bunu da unutma… Sadece dene, hep dene. Gerçekleşmesi zaman alabilir ama sen çalış, çabala ve o çıktığın merdivenlerden birden fazla düşmek pahasına da olsa tekrar çık, gerekiyorsa da daha fazla düş ama bırakma. Umut her şeyi daha çekilebilir kılandır. 

Umutla yaşa…)




Kırlangıç




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SABAHA KARŞI

RAKI MASASI

Gerçek sessizlik ne zaman başlar?